EN SON YAZILAR
Anasayfa / Gezi ve Yaşam / Aşk / Bir Sufinin Romanı:Gezgin

Bir Sufinin Romanı:Gezgin

Gezgin,  Endülüslü büyük mutasavvıf Muhyiddin-i Arabi‘nin kendi ruhunda yaptığı ve bereketli bir ömre yayılan manevi gezisinin hikayesi. Sadık Yalsızuçanlar tarafından kaleme alınan kitabı birkaç kez elime alıp bitirememiştim fakat nihayet yeniden başladım ve bitirdim. Bazı kitaplar vardır, yine okumak istersiniz. Gezgin de benim için onlardan biri.

gezgin

Şeyh-i Ekber olarak anılan Ibn Arabi, 1165 yılında bugünkü İspanya’ya bağlı Endülüs’de doğmuş, hayat boyu süren yolculukları O’nu, Mısır, Mekke, Konya gibi yerlere götürmüş ve nihayetinde 1239 yılında Şam’da Kasiyyun Dağı’nda vefat etmiştir. Yavuz Sultan Selim, Şam’ı fethettiğinde kabrini ortaya çıkartmış ve oraya türbe ve cami inşa ettirmiştir.

Vahdet-i Vücud (Varlığın Birliği) öğretisiyle yüzyıllardır tartışmaların odağında olan büyük mutasavvıf ömrü boyunca yaklaşık 500 esere imza atmış. Bazı fıkıh ve kelam alimlerince çokça eleştirilmiş fakat tasavvuf yolundaki sufilerce “Şeyh-i Ekber (En büyük şeyh) olarak anılmıştır.

En bilinen eserleri Füsus-ul Hikem (Hikmetlerin Özü) ve Fütuhat-ı Mekkiye (Mekke’nin Fetihleri) dir.  Eserlerinin anlaşılması zor olduğu için konuyu bilmeyenlerce okunmaması, şerhlerinin okunması tavsiye edilmiştir.

Muhyiddin-i Arabi hakkında bilgi edinmek isteyenler için konunun uzmanlarından Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç’ın Şeyh-i Ekber: İbn Arabi Düşüncesine Giriş kitabını tavsiye edebilirim.

seyhiekber

Yazarın yıllar süren araştırmaları sonucu ortaya çıkarttığı Gezgin, seyahatleri boyunca başından geçenleri ve tabii bu arada kitaplarındaki bilgileri de içeriyor. Yazarın konuya hakimiyeti, orijinal eserlerinde anlamamızı güç kılan ifadeleri günümüz Türkçesine veciz bir şekilde aktarabiliyor. Tasavvuf, Ibn arabi ve İlahi Aşk konularına meraklı kişilerin kaçırmaması gereken bir kitap diye düşünüyorum.

Kitabın 25. bölüm 78. sayfasında Şam’daki bir sohbette anlattıklarını buraya aktarıyorum:

“Merkezde İlahi Zat vardır. O, aynı zamanda Sırların Sırrı, bilinmezlerin bilinmezidir. Sonra Ehadiyet gelir, bu birliğin ilkesidir; ardından Vahidiyyet gelir, bu da çokluk içindeki birliktir. Sonra Allah’ın adları ve nitelikleri gelir. ‘Ol’ der ve murat ettiğinin modeli yaratılır. Sonraki daire bizim gibi varlıklardır. Varlık, insanın çıkması gereken açık arınma alanıdır, yani insanın kendini aşması. Bu gizli olmamalıdır. Bilmek, gerçeğin içinde durabilmedir. Hakikat burada varlığın açılmasıdır. Varlığın içi vehim, dışı hayaldir. Varlık, kendinden olursa varlıktır. Bir başkasına muhtaç olan varlık hayalden başka ne olabilir? Yani biz sanırız ki, bu alem kendi başına buyruk, kendi kendine oluşmuş bir gerçektir, mutlak gerçekten hariç bir varlıktır. Oysa hiç de böyle değildir. Bilelim ki, biz de bir hayaliz, algıladığımız her bir şey ve ‘bu ben değilim’ dediğimiz her bir nesne de bir hayaldir. Allah, ancak karşıtlıklar bir araya getirilince bilinir. O, hem öncesizdir hem de sonrasız. Hem içtir hem de dış. O, dış olarak beliren içtir, iç olarak beliren dıştır, öncesizliğiyle sonrasızdır. O’nu O’ndan başka kimse göremez. ve O’nun kendisine perdeli olduğu kimse de yoktur. O, kendini kendine izhar eden Zahir’dir. O, kendini kendine perde kılan Batın’dır. Dış, ‘ben’ dediğinde iç bunu yalanlar. İç, ‘ben’ dediğinde dış bunu yalanlar. Ve bu her karşıt çift için aynıdır. Her durumda konuşan ‘Bir’dir ve O’nu dinleyenin de aynıdır. Bu, Elçi(s)’nin ‘ve benliklerinin onlara anlattıkları’ sözüne dayanmaktadır. Apaçık olarak burada benlik, hem konuşan ve hem de konuştuğunu işiten ve söylediğini bilendir. Bunda farklı yönlere bürünmesine rağmen Hak, birdir. Hiç kimsenin bunu bilmemesine imkan yoktur. Çünkü herkes, Hakk2ın bir sureti olması bakımından bundan haberdardır.”

Yorum yazarak katkıda bulunabilirsiniz.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.