EN SON YAZILAR
Anasayfa / Düşüncelerim / Kısa Öyküler / Bir Pazar Sabahı 2045’ten Gelenler

Bir Pazar Sabahı 2045’ten Gelenler

Kızım Zeynep Saygın’ın kısa öyküsü: Bir Pazar Sabahı 2045’ten Gelenler..

Bir Pazar Sabahı

Sakin bir Pazar sabahıydı. Ailece kahvaltımızı yapmıştık. Ardından rutin işlere koyulmuştuk. Ben kedimiz Lucy’i beslerken ikizim Doruk bahçe işlerini yapıyordu. Tam Lucy’yi yıkamak için banyoya çıkarken kapı çaldı. Gelenin annem ve babam olduğunu düşünerek koşarak kapıya gittim. İkisi alışveriş için dışarı çıkmıştı fakat bu kadar erken gelmelerini beklemiyordum. Böyle düşünerek kapıyı açtım, gördüğüm manzara karşısında neredeyse küçük dilimi yutacaktım. Önümde ikizim Doruk’un aynısı diyebileceğim bizim yaşlarımızda bir çocuk duruyordu. Ayrıca yanında ufak, oval, zümrüt yeşili renginde, yıldız şeklinde kırmızı gözlere sahip uçan robotumsu bir şey vardı. Ve çocuğa doğru dönüp: “sonunda bulabildik”, dedi.




Gözlerime inanamıyordum. Birkaç kez gözümü kapatıp açtım. Değişen tek şey, çocuğun endişeli yüz ifadesinin gülümsemeye dönmesi ve derin bir oh çekerek bana “hala” demesiydi. Hala mı diye yarı şaşkın yarı sinirli halde sordum. Herhalde benle dalga geçiyordu. Daha 16 yaşındaydım, ne halası? Ayrıca yanındaki o şey de neydi? Korkmalı mıydım? Neden Doruk’a gelmesi için bağırmıyordum? Aklımda bunlar gibi deli sorularla baş başa kalmıştım.

Tabii bu şaşkınlık halim, siz deyin on, ben diyim yirmi saniye sürdü. Ardından kendime gelip, “sen kimsin yaa, ne halası? Ve yanında robotumsu uçan şey de ne?” diye biraz sesimi yükseltip sordum. Karşımdaki çocuk, elini alnına vurup “aa çok pardon, ben kendimi tanıtamadım şaşkınlıktan” dedi yarı utangaç tavırla. Birden arkamda Doruk beliriverdi ve “bismillah” dedi. Arkama döndüğümde şaşkınlıktan açılmış iki göz ve yarı çatılmış kaşlar gördüm. Doruk, “bu-bu-bunlar kim Güneş? Ve bu çocuk neden bana bu kadar çok benziyor?” dedi hala kendine gelememiş bir halde. “Ben de bilmiyorum Doruk, bu arkadaş bana hala dedi, inanabiliyor musun?” dedim.

Robotumsu şey-(Wall E – Eve taslak)

Konuşmamızı bitirir bitirmez çocuk, “sizleri korkuttuğumun fazlasıyla farkındayım, ancak pek zamanımız yok ve size neler olup bittiğini burada anlatamam, evin içi sanırım daha güvenli” dedi. Doruk’la aynı anda birbirimize baktık, ne yapmamız gerektiğine dair en ufak bir fikrimiz bile yoktu. “Size neden güvenelim?” diye sordum, robotumsu şey “bana inanman için küçükken ikizinle tek başınıza asansörde kaldığınızı, asansörün düştüğünü ve uzun süre kurtarılmayı beklediğinizden dolayı dar ve karanlık yerlerde duramadığınızı ve bu yüzden de klostrofobin olduğunu söylesem” dedi. Şaşkınlığım kırk kat daha artmıştı ve korkmaya da başlamıştım. Çünkü bu yaşadıklarımızı ve fobimi, en yakın arkadaşım ve ailemiz dışında kimse bilmiyordu. Doruk’la birbirimize baktık, aynı anda içeri geçmeleri için kenara çekildik.

2045’ten Gelenler

Salona geçer geçmez çocuk söze başladı:

-Öncelikle ben Uzay ve gelecekten, 2045’ten geliyorum. Her ne kadar inanmayacak gibi baksanız da doğruyu söylüyorum. Ve ben, Doruk’un oğluyum!! Bu yüzden size hala dedim.

Doruk’la aynı anda “hadi canım” dedik. Doruk;

-Biz de yedik zaten, derdiniz ne kardeşim?

diyerek bir hışımla sordu. Çocuk;

-Babam, yani sen, böyle yapabileceğinizi tahmin ettiğinden bir video çekti, eğer inanmazlarsa izlet diye.

Sonra robotumsu şeye dönüp:

Joe, videoyu izletir misin? dedi. Böylece bu garip şeyin adının da Joe olduğunu öğrendik.

Ve bir anda Joe’nun gözlerinden ışıklar çıktı, yaklaşık bir metre önünde hologram bir adamın konuşmaya başladığına şahit olduk. Bu bir video kaydıydı ve gerçekten de adam, Doruk’un 27 yıl sonraki hali olabilirdi. Tabii saçları biraz beyazlamış ve yüzünden kırk yaşında olduğu rahatça anlaşılıyordu. Adam yani Doruk:

-Merhaba küçük ben ve ikizim Güneş. Çok şaşırdığınızı, hiçbir şeye anlam veremediğinizi, 27 yıl içinde bu kadar şeyin nasıl olduğunu ve özellikle Doruk’un yani benim evlenip 18 yaşında bir oğlu olduğuna akıl erdiremiyorsunuzdur. Haklısınız da, ama anlatacaklarıma inanıp oğluma ve Joe’ye güvenmeniz gerekiyor. Yoksa gerçekten kötü şeyler olacak, inanın bana. Biliyor musun küçük Doruk? Ben ikiz sözümü, bu zamana kadar hep tuttum. Ancak şu anda sana, size ihtiyacım var. Detayları Uzay anlatacaktır.

Yavaş yavaş bu olanlara inanmaya başlamıştım, ve daha da korkmaya. Çünkü Joe, kimsenin bilmediği fobimi bilmiş ve kendisinin gelecekteki Doruk olduğunu söyleyen adamsa sadece Doruk ve benim aramda olan küçükken verdiğimiz “her daim birbirimizi koruma ve yanında olma” ikiz sözümüzü biliyordu. Doruk’la aynı anda “ikiz sözümüzü biliyor” dedik ve yutkunduk. Uzay;

-İnanmaya başladığınızı bakışlarınızdan anlayabiliyorum, bu yüzden hemen size olanları anlatmaya başlayacağım:

Başka Gezegenler

On yıl önce dünya dışındaki canlılarla iletişime geçmeyi başardık. Uzaylılar diye adlandırdığımız canlılar dünyamızı ziyarete geldi. Vücutları genel olarak normal insan vücudunu andırıyordu. Elleri ve ayaklarının sekiz parmaklı olması, üç tane gözlerinin olup burunlarının küçük, ağızlarının büyük olması gibi özellikleriyle insanlardan ayrılıyordu. Ha bir de, toz pembe renginde ten renkleri vardı. Kendi türlerine “Kropolos” diyorlardı. Kropolos’ların icat ettikleri bir alet sayesinde anlaşabiliyorduk. Buraya geldiğimiz zaman makinesi de onlara ait. Anlayacağınız teknolojileri bayağı ileri ve bizler dışında iletişime geçtikleri bir sürü gezegen var. Bu gezegenlerden dost oldukları da vardı, düşman oldukları da. Düşmanlarından “Aktülorlar”, Kropolos’ların yarı dost yarı düşman oldukları “Gühersalar” ile ilgili olan çok önemli bir belgeyi çalıp geçmişe yani bu yıla getirip dünyadaki bir apartman içine saklamışlar. Bu bilgiyi Aktülorlar’ın ajanını yakalayıp öğrendik.

Aktülorlar belgeyi çaldıktan sonra zaten Kropoloslar’ın yarı düşman olduğu Gühersalar’ı iyice kışkırtmışlar ve istediklerini başarmışlardı. Şu an Kropoloslar ve Gühersalar savaş eşiğinde, Kropoloslar’la dost olduğumuzdan bize de savaş açmış oldular. O belgeyi bulup Gühersalar’a vermezsek resmen savaş çıkmış olacak. Dünyada şu an olağanüstü diyebileceğimiz karmaşık bir durum var ve çok gizli bir şekilde bu geçmişe gelme olayı yürütülüyor.

Şaşkınlıktan gerçekten ağzım açık kalmıştı. Ne diyeceğimi ne düşüneceğimi bilmiyordum. Doruk da öyleydi. Yüzünden belliydi. Tekrar başlamıştı ne yapacağını bilememe durgunluğu. Ama Doruk erkenden toparlandı ve “gerçekten berbat bir durum bu, kırk yıl düşünsem dünyanın başına böyle bir şey gelebileceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Kahretsin! Peki şimdi ne yapacağız ve bizden ne istiyorsun gelecekteki oğlum?”

– Sizden bana yardım etmenizi istiyorum. Aktülorların ajanından öğrendiğimize göre burada Ankara’daki bir apartman dairesine saklamışlar belgeyi. Joe’ya dönüp: “Joe, ajanın hafızasındakileri gösterir misin?” diye sordu.

“Hafızasındakiler mi? Vayy be, teknoloji o kadar ilerledi mi? Diye sordum hayretle. Sonra işin ciddiyetinin farkına varıp: “ee şey, yani bayağı işe yarar bu hafızasındakileri bilme işi” dedim başımı kaşır gibi yaparak. Uzay gülmemek için kendini zor tutarak:

-Hiç değişmedin biliyor musun hala? Mimiklerin, başını kaşır gibi yapışın bile aynı. Ve kendimden küçük birine hala demek o kadar garibime gidiyor ki, ciddi kalamıyorum” dedi sırıtarak.

Komik miydi bakışı atarak:

-Valla kendimden iki yaş büyük birinin de bana hala demesi o kadar tuhafıma gidiyor ki, bir de kıs kıs gülünce ayrı bir sinirimi bozuyor. Şu işi bitirene kadar bana Güneş de lütfen.  Dedim gözlerimi büyüterek.

Araya Doruk girdi:

-Güneş, gelecekteki çocuğum ne yapacağımızı anlatsa da hayırlısıyla halletsek şu işi, zaman kaybetmemeliyiz. Belki de ölmek üzereyizdir gelecekte.

Gözümü devirip “Uzay neyse hemen anlat sen” dedim.

Uzay Joe’ya tamam der gibi kafa salladı ve Joe’nun gözlerinden görüntüler çıktı. Görüntülerde apartmanın resmi, sitenin dıştan görünüşü, daire ve belgeyi nereye sakladıkları gözüküyordu. İzledikten sonra:

-Olamaz yaaa, burası Bilge’nin evi. Dedim göz devirerek. Doruk da kusma taklidi yaptı Bilge deyince. Uzay:

– Gelecekteki sizde görünce böyle tepkiler verdiğinizden Bilge’nin kavgalı olduğunuz kız olduğunu biliyorum Güneş. Doruk:

– Bizden Bilge’nin evine girmemiz için yardım istiyorsun di mi? O aşırı ileri gerizekalı ! kızın evine, dedi isyan eder birşekilde.

Uzay:

-Tam onikiden vurdun, o dosyayı oradan almamız şart. Siz olmazsanız burada ne yapacağımızı, oraya nasıl gideceğimizi bilemeyiz. Lütfen yardım edin.

Doruk’la birbirimize baktık. Dünyanın sonu resmen bizim elimizdeydi. Uzay; “ yardım edecek misiniz?” diye sordu yarı endişeli bir şekilde. Ayağa kalktım ve “üzerimizi değişelim, on dakikaya evden çıkıyoruz, Bilgeler’in evi çok uzakta değil, hadi halledelim şu işi” dedim. Uzay, bir rahatlamayla kendini koltuğa yasladı, “tamamdır, teşekkür ederim” dedi.

Hazırlanıp aşağı indiğimizde gözüme Joe çarptı. “Yalnız, Joe’yu sokakta öyle gezdiremeyiz, insanların merakı yüzünden sokakta doğru düzgün yürüyemeyiz bile”.  Biraz düşünüp “ çantama girer mi ki” diye soruverdim. Joe:

-Benlik bir problem yok Güneş, nasıl istersen. Ama oraya gidince beni çıkartmayı unutmayın!

dedi. Gülümseyip:

-Sen ne tatlı bir robotsun ya Joe, unutur muyuz seni hiç, meraklanma, hadi hemen çantaya gir de çıkalım.

Takside Doruk annemle konuşuyorken birden Uzay’ın bileğindeki şey ötmeye başladı. “Napıyorsun, sustursana şu aleti!” dedim. Uzay, birkaç yerine bastı ve çantamla bileğini kapatarak bileklikten çıkan yazıları okudu. Okuyunca yüz ifadesi birden değişti. Ekranı kapattı ve bana döndü (yüzü UFO gören masum köylü gibiydiJ): “Aktülorlar geçmişe geldiğimizden şüpheleniyorlarmış ve her an kontrol amaçlı gelebilirlermiş. Dünyadakiler onları oyalıyorlarmış” dedi fısıltıyla ve yutkundu.

“Nee!” dedim biraz bağırarak. Doruk telefonu kapatıp “noluyor yaa” dedi anlamayarak. “Bir bu eksikti” diye söylendim ve Uzay olanları babasına da anlattı. Doruk söylenirken taksiden inmiştik.

Bilge’nin Evinde

Şimdi, Bilge’nin evine nasıl gireceğimizi kara kara düşünüyorduk. Yirmi katlı, kırmızı grili bir apartmanın on sekizinci katında oturuyordu. Binanın yanındaki banklarda oturup düşünürken Bilgeler apartmandan çıktılar. Doruk’la Uzay’ı susturup sessizce gözlerimle onları işaret ederek “gidiyorlar” dedim. Bilge ailesiyle tartışıyordu. Annesiyle babası olmaz dedikçe O sinirden kıpkırmızı oluyordu. Bu görüntü her türden hoşuma gitmişti. Rahatça evlerine girebilecektik ve Bilge’nin yüzünü böyle görmek içimin yağlarını eritmişti. Durum böyle olunca bizi görmeden arabalarına bindiler ve siteden çıkmalarını bekleyene kadar binaya girmedik.

Şansımıza binaya taşınanlar olduğundan binanın kapıları açıktı. Uzay her salise bir yerlere ya da insanlara bakıp “ne ilginç” diye söyleniyordu. En sonunda “Uzay sussana artık, millete bön bön de bakma, dikkat çekiyorsun!” dedim. Bilgelerin dairelerinin önüne geldiğimizde ben Joe’yu çantamdan çıkarırken Uzay, elindeki bir aletle kapıyı açtı ve içeri girdik. İz olmasın diye elimize eldiven (Uzay’ın ısrarıyla), ayağımıza da galoş giydik. Uzay:

“Ajanın hafızasındakilere göre banyodaki karoların içine saklamışlar belgeyi”.  Doruk;

-“Karonun içine mi? Valla hehal olsun, nasıl becermişler?” dedi. Ben de “pes doğrusu” diye ekledim. Joe gözleriyle yeri taradı ve bir karo parçasını havaya kaldırdı, Uzay da altındaki belgeleri alıp kontrol etti. Ben Joe’nun yaptıklarına şaşırırken Doruk “vay bee” dedi. Der demez Uzay’ın gülen yüzü düştü. Kaşlarını çattı ve parmağını dudağına götürüp “şşşhh” dedi. Sanırım bir şey duymuştu. Belgeleri çantasına koydu ve içinden tabanca gibi bir şey çıkardı. Ardından banyodan çıkıp salona doğru yürümeye başladı. Joe da karo parçasını yerleştirip peşinden gitti ve bize “burada kalın” dedi. Tabii böyle deyince daha da meraklandık. Ve ben tuvalet spreyini Doruk da sıvı sabunu eline alıp odaları gezmeye başladık. Yatak odasında bir şey yoktu, Doruk’un baktığı odaya giderken mutfağa giden Joe ve Uzay’ın arkasında üç bacaklı kızıl tenli yürüyen şeyler gördüm. Kesin Aktülorlar’dı.

Korkunç gözüküyorlardı. Bağırmamak için kendimi zor tuttum ve benşmle birlikte onları gören Doruk’un ağzını kapattım. Ardından kolundan çekeledim ve mutfağa dorğu yürümeye başladık. Uzay o yaratıklarla konuşuyor, belgenin kendisinde olmadığını söylüyordu. Yaratıklar tükürür gibi birşeyler söylemeye çalışıyordu ancak zerre anlamıyorduk. Spreyi bırakıp cam süs eşyasını elime aldım. Diğerini de Doruk aldı. Birbirimize baktık ve aynı anda kafalarına vurduk. Korkudan yüreğim ağzımda atıyor gibiydi. Ama yapmıştık bir kere.

Yaratıklar sersemleyip arkalarını döndüler, biri yine tükürür gibi olan konuşmasını yaptı ve tam üzerimize atlayacaklarken Uzay tabancaya benzeyen şeyle onları vurdu, yere yığıldılar. Ardından küçücük oldular. Karınca boyutundalardı. Kalbim hala deli gibi atıyordu. Doruk “ onlar neydi be” dedi gözlerini büyüterek. Uzay’la aynı anda “Aktülorlar” dedik. Uzay hafifçe tebessüm etti ve “hayatımı kurtardınız, size ne kadar teşekkür etsem az” dedi. Sonra cam kavanoz gibi ufak bir şeye karınca boyutundaki Aktülorları koydu. “ohh be, ucuz kurtulduk, hem önemli değil, sen de bizimkini kurtarmış oldun, yoksa ayvayı yemiştik” dedim. Ardından biraz arkaya giderek etrafa bakındım ve olduğum yerde kalakaldım.

Bilge’nin abisi elindeki poşeti yere düşürmüş, çatık kaşlarla bize bakıyordu.İçimden milyonlarca kez “yandık” diyordum. Ya Rabbim, nasıl bir gündü bu? Tekvando bilmeme şükrederek öne savruldum ve abisini bayıltabilecek hareketi doğru yapmaya dua ettim.

Bilge’nin abisini bayıltabilmiştim. Evet , başarmıştım. Ancak sonrasında ne yapacağımıza dair en ufak bir fikrim bile yoktu. Bugün nöronlarım izne çıkmış olmalıydı. Benimle aynı fikirde olan Doruk:

-“Valla helal olsun Güneş, bayılttın 1.90 çocuğu ancak sonrasını hiç düşündün mü güzel kardeşim?” dedi.

Tam ağzımı açmış bir şeyler söyleyecektim ki Joe aramıza girdi: “hiç önemi yok, hatıralarından deminki anıyı silebilirim” dedi. “Kahramanımsın Joe” deyip gülümsedim, gittikçe Joe’ya kanım ısınıyordu. Bilge’nin abisini odasına götürdük, Joe hafızasındaki o anıyı sildi. Sonra da kırılan süs eşyalarını eski haline getirdi. Ben ve Doruk, hayretle Joe’nun yaptıklarını izliyorduk. Çok vakit kaybetmeden eve geri döndük.

Bugün Allah’tan annemler arkadaşlarıyla buluşacaktı, ev boştu. Kendimizi koltuklara attık ve derin bir oh çektik. Ne gündü ama! Hala aklım almıyordu. Uzay ayaklanmaya başlayınca gitme vakitlerinin geldiğini anladım. Onları çok tanımamama rağmen gitmelerini bir yanım hiç istemiyordu. Kan çekmişti sanırım. Joe’ya da ayrı bir ısınmıştım. Hepimiz ayağa kalktık, ayrılık vakti gelmişti. Biraz durduk birbirimize baktık, ardından Uzay’a sarıldık ve Uzay kulağıma “ çok iyi bir hala olacaksın, biliyor musun?” diye fısıldadı. “Tahmin edebiliyorum, yani sonuçta ben hala oluyorum” canım dedim şakaya vurarak.

Ayrılık Vakti

Doruk’la Uzay sarıldıktan sonra Doruk: “Allahım, kendimden büyük oğluma sarılıyorum, şaka gibi” dedi ve kahkalarla güldük. Uzay: “ha bu arada söylemeyi unutuyordum, gelecekteki sizlerin size selamı var, ve gelecekteki Güneş’in en son söylememi istediği bir şey var”.

“Neymiş” dedim merakla.

“Joe, senin robotun Güneş, gelecekteki sen onyedi yaşındaki halinin kendi tasarladığı robotu sevip sevmeyeceğini merak etti de, benden tavırlarını izlememi istedi”.

“Gerçekten mi? Joe’yu ben mi tasarladım? Ne güzel tasarlamışım, baksana”  dedim ve Joe dahil herkes güldü. Ardından ekledim:

“Sevmez miyim Joe’yu yaa, çok şeker bir robot” dedim yanına gidip. Ufak bir gülmenin ardından Doruk benim yerime davranıp “aa durun gitmeden önce fotoğraf çekilelim” dedi. Selfie çektikten sonra bize zaman makinesini gösterdiler. Yusyuvarlak lacivert bir makineydi. Bahçede görünmezlik özelliği sayesinde şeffaf bir renkte onları bekliyordu. Daha sonra makineye bindiler ve bir anda gözden kayboldular.

Gerçekten bugün olanları aklım almıyordu. Klasik bir Pazar günü olarak başladığımız günü, bir bilim kurgu filmi şeklinde bitirdik. Şaka gibiydi. Hayatımda asla unutamayacağım bir gündü.

Bir süre daha Doruk’la bugün hakkında konuştuk ve çikolatalı sütlerimizi yudumladık. Film izlerken kurtardığımız dünyayı düşünüp ikimiz de uyuya kaldık. Hayatımın en huzurlu uykuya dalışıydı…..

6 yorum

  1. Tebrikler kalemine sağlık

  2. Didem Demirkilinc

    Tebrikler Zeynep’cim cok guzel olmus, eline saglik.. Eger okumadiysan sana Asimov ‘dan Sonsuzlugun Sonu kitabini tavsiye etmek isterim, sonrasinda Vakif serisi de ilgini cekebilir.. Bu hikayenini romani da super olur bence devami gelsin bekliyoruz =)

    • Çok teşekkür ederim, bunu bir ödev için aceleyle yazmıştım, roman olur mu bilemem 😊
      Asimov’u okumadım, en yakın zamanda okuyacağım./ Zeynep

  3. Hakan Paçacı

    Gerçekten çok güzel bir bilim kurgu öyküsü olmuş. Sürükleyici ve betimlemeyici bir anlatım.Resmen kafamda resimlendi 😀 Ellerinize, kaleminize sağlık 👍🏻

Yorum yazarak katkıda bulunabilirsiniz.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.